Yazar Hakkında

author photo

Ahmet Kırtok New York'ta yaşayan bir Türk girişimcidir. Kırtok özellike eticaret ve internet sektöründe başarılı işleri ve danışmanlık yaptığı projelerle tanınmaktadır. Makine mühendisi olan Kırtok, Texas Tech Üniversitesi'nde Yönetim Bilişim Sistemleri masterını yapmış ve yaklaşık 11 yıldır eticaret ve internet üzerine profesyonel olarak çalışmaktadır.

Yazarın Bütün Yazılarını Göster

Davut Demokratik Açılımı Anlamamış

New York’ta en sevdiğim mevsim, kışın habercisi ve yeryüzünde gördüğüm bütün renkleri bana cömertçe sunan sonbahar.

Mevsimler değişiyor. Bu sene ne yaz mevsimini ne de sonbaharı yaşamak bize kısmet olmadı buralarda.

Yağmur, fırtına ve karanlıkla dolu bir yazın içimde bıraktığı koyu rengi henüz üstümden atamadan, en sevdiğim, heyecanla beklediğim sonbaharı unuttu New York ve kış mevsimine direk geçiş yaptı.

Benim ilham perilerim nedense hep karanlık ve hırçın havalarda gelir. Zifiri karanlıkta kalmadan aydınlığın değeri bilinmez belki de, kim bilir…

Bu aralar daha çok yazıyorum ancak kimseyle paylaşmıyorum. Sevgili babamın gençlik yıllarında uykusuz onca geceden sonra, yüzlerce deftere sığan yazılarının zalim bir Adana selinde, mütevazi giriş katı evlerinin bodrumunda bir varil içinde nasıl bir hamur yumağına dönüştüğünü bana anlatması geldi aklıma.

Yazmak bazen çok zevkli benim için, bazen çok zor, bazense çok sancılı. Yazmak bazen aşk gibi, bazense özgürlük, ama ne sıklıkla olursa olsun yazmak sonunda mutluluk olan bir yolculuk.

Bazen hikayelerin sonu mutsuz da bitse paylaşılması ve okunabilmesi bile mutlu etmeye yeter yazarını.

İçimden geldiği zamanlar iş hayatı dışında yazılar yazmaya, bazen de sandıktan eskileri çıkartıp sizlerle paylaşmaya karar verdim. Lafı fazla uzatmadan bugün başımdan geçen bir olayı sizlerle paylaşmaya başlıyorum.

Olay 20 Ekim 2009‘da New York’ta geçiyor. Yazıda adı geçen sevdiğim bir arkadaşım Davut. Belki ondan izinsiz yazıldığı için adı tarafımdan değiştirilmiş olabilir, belki de bir roman karakteri misali hayal ürünü birisi olabilir bizim Davut…

Bitirmem gereken işler nedeniyle bütün geceyi bilgisayar başında geçirmiştim. Sabah saat dokuz civarı uyku bir anda bastırdı ve diğerlerine nispeten işe daha geç giden son komşularımı Manhattan’a götürecek Metro North treninin düdüğünün sesi ile irkildim. Günün ya da gecenin, hatta sabahın son kahvesini hazırlamak üzere mutfağa doğru ilerledim. Bu son kahvenin beni en az bir saat daha ayakta tutacağına emindim.

Acil halletmem gereken işlerimi 10.30 gibi bitirdikten sonra dört saat otuz dakika uyumak için saatimi öğleden sonra üçe kurdum ve yatağa doğru ilerledim. Bugün New York güneşli ve ılık bir güne uyandı. Sabaha kadar çalışmanın verdiği sarhoşluğa yakın bir beden ve ruh hali ile tamamen kapalı olan jaluzileri hafif aralayıp, kaloriferi de biraz kısmayı düşünürken, direk olarak yatakta buldum kendimi.

Saat tam 11′i 2 dakika geçe telefonum deli gibi çalmaya başladı. Bundan dört yıl önce tam iki yıl ara verdiğim spora bir arkadaşımın gazı ile yeniden başlayıp, saatlerce spor salonunda çalıştıktan sonra otoparktaki arabama gitmek için dışarı çıktığımda beynimin yürümek için komut vermeye çalıştığı sırada, ayaklarım ve vücudumun buna isyan edip, bu komutu bir türlü yerine getirmedikleri gün ile aynı durumdaydım. Böyle durumlarda genelde telefonumu açmam, ancak ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum yataktan kalktım ve sesini kısmadığım için içimden küfür ettiğim telefonuma doğru ilerledim.

Davut beni sabah sabah hiç aramadı bugüne kadar, acaba birşey mi oldu diye içimden geçirerek telefona cevap verdim. Ses tonundan moralinin çok kötü olduğunu anladığım Davut, kısa bir hal hatır sorma merasiminden sonra canım çok sıkkın abi, vaktin var mı, görüşelim mi dedi. Ben de kendisine bir buçuk saat içinde Manhattan’da olabileceğimi söyledim ve telefonu kapatıp hemen hazırlanmaya başladım.

Davut, Anadolu’da büyük şehirlerden birinde öğretmen bir anne babanın iki oğlundan birisi. Bulunduğu şehirde Anadolu Lisesi’nde başarılı bir eğitim hayatı sonrası İstanbul’a, Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birine okumaya gelmiş. Daha sonra master yapmak için geldiği ABD’de kalmış, burada mesleğinde çok başarılı, tam anlamı ile örnek insan.

Manhattan’a inerken aklımda onlarca senaryo kurdum. En muhtemel olanı neredeyse her ay bir arkadaşımın ya da tanıdığımın başına gelen işini kaybetme durumu idi. Ekonomik kriz nedeni ile burada yaşayan birçok Türk arkadaşım aynı Amerikalılar ve diğer milletlerden gelen insanlar gibi işlerini birer birer kaybediyorlar. Yol boyunca Davut’un eğitimi, iş tecrübesi ve neler yapabileceğini düşündüm. Hatta aklımda hemen tavsiye edebileceğimiz tanıdık firmalar ve yöneticilerin isimlerini listelemeye başladım.

Davut’la bundan dört sene önce çok sevdiğim bir Türk arkadaşım aracılığı ile tanıştık. Her ne kadar çok samimi olmasak da sevdiğim, takdir ettiğim, doğru ve dürüst bir delikanlı kendisi. Böyle zeki ve çalışkan birisi bile işini kaybediyorsa ne olacak bu ekonominin hali diye düşüncelere dalmışım ki Manhattan’a ulaşmıştım bile.

Telefonda sözleştiğimiz gibi Columbus Circle’un yanında, Central Park’ın hemen başlangıcı olan bölgede bir kahvehanede buluştuk Davut ile. Davut’un gözleri günlerce ağlamaktan şişmiş ve hafif morarmış, uykusuzluktan kızarmış bir halde geldi ilk bakışta.

Abi istersen kahvelerimizi alalım ve parkta biraz yürüyelim dedi, ben tabi ki diyerek kahve siparişlerini vermek üzere kasaya yöneldim. Davut’a dönüp, ne içersin diye sorduğumda çaresizlik ve hüzün dolu gözlerle bana bakarak farketmez abi dedi.

Davut benden bir yaş küçük, ama bana hep abi der. Her ne kadar birkaç kez kendisine ısrarla bana Ahmet demesini söylediysem de ikna edemedim. Artık ısrar etmiyorum, bana Ahmet Abi demeye devam ediyor.

Kahvelerimizi aldıktan sonra Trump’ın şaşalı binasının önünden yolun karşısına geçtik ve Central Park’ın içine girip kuzeye doğru yürümeye başladık.

Konuya tam olarak nereden gireceğimi bilemeden, Davut, bak kardeşim, derdin neyse anlat, varsa bir çaresi birlikte bulalım dedim. O da bana işte bu nedenle seninle buluşmak istedim, çok büyük bir derdim var abicim dedi.

İşini kaybetmiş birinden çok daha berbat bir ruh halindeydi Davut, buna emindim. Gittikçe daha da telaşlanıyordum ki Davut söze devam etti.

Bu sabah çalıştığım firmaya uğradım ve yıllık iznimi istedim, sanırım bir daha dönmem Ahmet Abi, başka bir yola çıkmak istiyorum dedi. İşle ilgili bir sorun olduğunu anlamıştım. Tam bu konuda Davut’u anlatmaya yöneltecek ucu açık bir soru sormuşken, ben orada yokmuş gibi Davut konuşmaya devam etti.

Abi, bugün kardeşini birisi öldürse ve hayatını, şerefini, kanını vereceğin ülkenin adalet sistemi kardeşinin katilini aynı gün yargılayıp serbest bıraksa ve öz kardeşinin katili elini kolunu sallayarak sokağa çıksa ne yaparsın dedi Davut.

Tam anlamı ile başımdan kaynar sular döküldü, ben yirmi dört saati aşkın süredir uykusuz kalmanın verdiği ruhsal ve bedensel yorgunlukla normalden hayli yavaş çalışan beynimde ne olduğunu anlamaya çalışırken Davut söze devam etti.

Bugünün tarihini biliyor musun dedi Davut. Gayri ihtiyari elim cebimdeki telefonuma giderken Davut bana 20 Ekim 2009 abi dedi ve üstüne vurarak tekrar 20 Ekim dedi. Mustafa Kemal 20 Ekim 1927′de, her ne kadar artık genç olmasam da, tam bugün, tam 82 yıl önce, aradan 82 yıl geçtikten sonra okuyup, anlamını tam olarak içimde hissettiğim Gençliğe Hitabeyi yazmış bizlere dedi. Ben hayatımın ilk 30 yılını yaşanmamış görüyorum artık, 20 Ekim 2009 benim yeni doğum günüm dedi.

Ortada yaşından çok daha büyük çocuklar için üretilmiş bir yapbozun binlerce parçasını halının üstüne sermiş ve ne yapacağını bilmeden bu parçalara bakan, şaşkın, karışık duygular içinde bir çocuğun hissettiklerini hissederken buldum kendimi.

Davutcum, korkutma beni, lütfen ne oldu baştan anlat dedim. Türk gazetelerini okuyabildin mi abi bugün dedi Davut. Ben de ona sadece bir gazetenin internet sitesindeki başlıklara çok hızlı baktığımı ancak bitirmem gereken projeler nedeniyle okumaya vaktim olmadığını söyledim. Davut da bana 34 PKK’lının Türkiye’ye büyük bir törenle dönüş yaptığını, sınırda kurulan derme çatma bir mahkemede aynı gün yargılanıp serbest bırakıldıklarını söyledi.

Hafta sonu Delaware’de idim. Döner dönmez işlerle uğraşmaktan arada üç dört günlük bir kopukluk olmuştu ve gelişmelerin hiçbirinden haberim yoktu.

Halının üstünde yapbozun parçalarını birleştirmeye çalışan bir çocuğun duygularını taşıdığım ruh halim Davut’un söylediği bu cümleler ile yerini fırtınalara bıraktı. Davut bana, bir kardeşi olduğunu bir zamanlar söylemişti, ya da başka bir arkadaştan duymuştum. Tam hatırlamıyorum, ancak hatırladığım birşey, hatta hayat boyu gözlerimin önünden gitmeyecek birşey var ki, o da, Davut’un abisinin 2000 yılında, vatani görevini yaparken bir çatışma sırasında PKK’lı teröristler tarafından adice, hunharca katledildiğini bana söylerken gözlerinden gelen yaşlar.

Beynimden vurulmuşa dönmüş bir halde kendimi toparlamaya çalışarak ve çevredeki bakışlara aldırış etmeden Davut’a sarıldım. Bir babanın, çaresizce ağlayan bebeğini teselli ederken sarılması gibi ona sımsıkı sarıldım.

Davut başını kaldırdı, gözyaşlarını sildi ve bundan sonra ağlamak yok dedi. Hakan abim ağladığımı görse bana çok kızardı, hatta kendisi beni izliyor ve şimdi çok üzülüyordur dedi.

Bana haberini Davut’tan aldığım, Türkiye’ye getirilen PKK’lıların karşılama töreninin ayrıntılarını anlattı ve nasıl bir bayram havası olduğunu, kırmızı plakalı arabaların törende olduğunu söyledi.

Davut isyan etmek istiyordu besbelli. Belki bu isyan o kadar büyüktü ki vatanına karşı bile isyan etmek istiyor olabilirdi. Ama Anadolu’da bir şehirde büyümenin verdiği naivlik mi dersiniz, ailesinden aldığı ahlak ve kültürün getirdiği efendilik mi bilinmez, birşeyler Davut’u tam olarak isyan etmesine izin vermiyordu.

Şimdi Mustafa Kemal’in Gençliğe Hitabesinde aslında bizlere söylemek istediklerini bugüne kadar neden anlamadığımı anlıyorsun değil mi abi dedi.

Uzun uzun konuşup Davut’u teskin ettikten sonra peki Davut ne yapmayı düşünüyorsun dedim. Senin için çözüm ne olmalı, nasıl olmalı?

Dağdaki bütün teröristleri affediceklermiş, Hakan abimle birlikte binlerce şehidimizin kanı yerde kalacakmış, o boşalan dağa çıkmak dışında başka bir alternatif kalmıyor benim için dedi. Belki o anki kızgınlık, belki çaresizlik, belki de umutsuzluktu Davut’a bunları söyleten. Her ne kadar kendimi onun yerine koymaya çalışsam da onun kadar öfke dolmam imkansızdı, onu anlamaya çalışıyordum.

Bak Davut dedim, Vermont’ta çok sevdiğim bir arkadaşımın göl kıyısında bir dağ evi var. Gel sen şehirden bir süre uzaklaş. İlla dağa çıkmak istiyorsan ev senindir, git kafanı dinle, sakinleş ve düşün, yolunu çiz dedim. Belki de senin için bu dönüm noktası yepyeni bir sayfa demek. Şu anda belki Türkiye Cumhuriyeti’nin gelecekteki bir başbakanı ile konuşuyorum dedim.

Gençliğe Hitabe’yi tekrar okumasını tavsiye ettim. Düşmanların içten de dıştan da olsa bugünkü şartlarda dağa çıkarak, vatanına isyan ederek, karşındakiler kanunları tanımasa da onlara kanunsuzlukla hareket ederek birşey kazanamayacağını anlattım. Ben de çok iyi biliyordum ki Davut’un ağzından çıkan sözler, üzüntü, öfke ve yıkım ile söylenmiş, aslında istese de yapamayacağı şeyler için sarfedilmiş çaresizlik belirtileri idi. Benim sözlerim ise onu yatıştırmaya çalışmak için öfkemi içimde tutmaya çalışarak söylenmiş sözlerdi.

Davut birkaç saat konuşmamız üzerine sakinleşmişti. Sanki hafif bir kalp krizi geçirmiş hastanın krizden hemen sonra derin nefes almaya başladığındaki huzur ve rahatlık ifadesi vardı suratında. Vermont’daki dağ evine gidip kafasını dinleme fikrine çok sıcak baktı, çok sevindim.

Peki abi dedi Davut, sana ciddi bir soru sorabilir miyim? Sor tabi Davut dedim…

Benim canımdan çok sevdiğim Hakan Abimin canını gözünü kırpmadan feda ettiği bu vatanımızın başında, bu ülkeyi yöneten başbakanımız, bugün televizyonlarda demokratik açılımı anlamayanlara hakarete varan çok ağır sözler sarfetti, bu beni kahretti, ben hala bu demokratik açılım nedir anlamadım abi, bende mi bir sorun var. Allah aşkına sen anladın mı bu açılımı? dedi Davut.

Bu soru üzerine anlamamışlıkla, anlayıp da anlamamak arasında kalan fikirlerimle Davut’u daha da yormak istemedim.

Belki de bu kadar önemli bir konuda bile gitgide daha çok vurdumduymazlığa giden diğer insanlardan hiçbir farkım kalmadığını kendime itiraf etmekten kortkum, utandım.

Davut bu demokratik açılım ne demek anlamamış.

Davut’la ayrıldıktan sonra bugün çok düşündüm, çok kafa yordum. Kendi adıma iki ihtimalde karar kıldım. Ya ben de Davut gibi bu demokratik açılım ne, gerçekten hiçbirşey anlamadım, ya da ihtimal dahi olan bazı senaryoları anlamamak ve bana dokunmayan yılan bin yaşasın demek çok daha kolay ve tatlı geldiği için anlamamazlıktan geldim.

20 Ekim 2009, gece saat 11 oldu, zaten uykusuz ve yoğun geçen bir günün ardından evde bilgisayar başına oturdum. Bu satırları kaleme alırken internette canlı yayın yapan bir Türk televizyon kanalının websitesine girdim. Abdullah Öcalan için İmralı’da yapılan yeni tesisler için beş milyon dolar harcandığı, yanına getirilecek yedi mahkumun yola çıktığı ve artık terörist başının disiplin cezası almadan önce bir hakimin İmralı’ya gidip kendilerinin ifadesine başvurmadan disiplin cezası verilemeyeceği haberleri ard arda televizyondaydı.

Bundan üç dört sene önce bugün yaşadıklarımı, bugün yaşadıklarımızı yaşasam kanter içinde uyanılacak bir kabus, bir rüya der geçerdim belki.

Bugün 20 Ekim 2009, bu yaşananların hepsi gerçek, şu an Hudson Nehri’ne karşı, Davut’u, konuştuklarımızı, bugünü, onun çaresizliğini, kendi çaresizliğimi düşünerek gece 11′de bu satırları yazıyorum.

Büyük önderimiz Mustafa Kemal’in tam 82 yıl önce bugün, belki de bu saatlerde kaleme aldığı Gençliğe Hitabeyi tekrar okumak üzere sizlerden izin istiyorum. Hatta bu satırları okuyanlar arasında, Davut gibi, benim gibi, bugün demokratik açılım adı altında olanları anlayamayan aciz ve kendini çaresiz hissedenleriniz varsa, sizlerle de bu güzel yazıyı tekrar paylaşmak istiyorum. Lütfen birkaç dakikanızı ayırıp tekrar okuyun.

GENÇLİĞE HİTABE

Ey Türk gençliği ! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet’i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

Gazi Mustafa Kemâl ATATÜRK
20 Ekim 1927 (Tam 82 yıl önce bugün)

Bookmark and Share

Popularity: 4% [?]

Bu yazıyı paylaşın:
Bookmark and Share

Toplam 8 Yorum Yapılmış. »

  1. Ahmet Bey kesinlikle haklılık payı var. Ama bu mesele 20-30 yıllık mesele. Bugüne kadar hep hasır altı edildi. Hep aynı yöntemle farklı sonuçlar alınmaya çalışıldı. Şahsen hayatımda kazandığım paranın yarısını devlete veriyorum ve eminim burada kazandığım parayı abd de kazansam daha refah bir hayatım olurdu. Açıkçası uzaktan resme bakınca görünenle burada yaşananlar farklı. Bu adımlar 15 sene önce atılsaydı belki gelinen süreçte Davut beyin kardeşi sağ olurdu. Ha burada bu süreci değerlendirme fırsatını kaçıran örgütün tepesine önceki 20-30 yılda yaptığımız gibi binmeye her zaman devam edebiliriz. Bu böyle sürer gider. Burada amaç geçmişte mi yaşamak, geleceği mi şekillendirmek? Ki kaldı ki bu ülkedeki hiç bir devlet adamı pkknın affedildiğini belirtmedi.

    Sağlıcakla kalın….

  2. Uygun yorumun için teşekkürler.

    Bir konuda sana katılmıyorum öncelikle. Kendi adıma uzaktan resme bakmak kısmı bu konu. Ben ABD’de doğup büyüsem, haklısın derim, ben uzaktan bakıyorum. Ancak ben Türkiye’de doğup büyüdüm ve orada üniversite okudum, ben oradayken PKK sorunu vardı, ben buraya geldiğim zaman da devam etti. Ayrıca özellikle teknolojinin ilerlemesi ile artık uzaklardan Türkiye’yi takip etmek çok kolay.

    Konuya gelince, tabi ki kan akmasını, askerlerinin şehit olmasını, bir ülkenin gelirinin önemli bölümünü teröristlerle uğraşmaya harcamasını hangi vatandaşı ister?

    Bana kalırsa asıl bizler, Davut ve onun gibi binlerce şehit yakınlarının şu anda hissettiklerini anlayamayız ve ancak onlara uzaktan bakıp anlamaya çalışırız ne hissettiklerini.

    Umarım Türkiye’de ve dünyada terör biter ancak ülkemiz terörün bitmesi için hukuk düzeninden fedakarlık yapmaz. Tek dileğim bu.

  3. Ahmet Bey selamlar,

    Davut’un açılımı anlamamış olması çok normal bizler bile burada yaşarken adı bile konulamayan(milli birlik,açılım vs vs) bu garabeti anlamış değiliz.Olayı mikro tarafından değerlendirmek gerekirse teslim olan Pkk’ların 7 saat içerisinde sorgulanıp suçsuz bulunup serbest bırakılması hukuken zaten bir problem. Ortalama 15 yıldır dağda olan bu kişiler, muhtemelen orada uzun yıllardır patates filan soydukları için hiçbir suça iştirak etmemişler ve bu yüzden bu kadar kısa sürede serbest bırakılmışlardır. Ergenekon davasında yüzlerce gündür bu ülkeye hizmet etmiş en önemlisi suçu ispat edilmemiş Prof’ların aydınların içerde tutulması Hukuk’un ne kadar siyasallaştığının, değneğin kimin elindeyse onun yönünde hareket ettiğinin en önemli ve açık örneklerinden birisidir.Türkiye’de durum artık iç açıcı değil sapla saman zaten birbirine girmiş durumda bu yazının başlığını gördüğümde tüh keşke Ahmet bey bari açılımı desteklemese demiştim. Çünkü Amerika’da yaşayan iyi eğitimli çağdaş birisiydiniz ve mutlaka açılımı desteklerdiniz!! Algıya bakar mısınız? Çünkü Atatürkçü olmak, ulusal değerlere sahip çıkmak ben Türk’üm demek bu ülkede gittikçe suç unsuru teşkil etmeye başladı gerçekten sapla saman karışmış durumda.Size anlatabileceğim yüzlerce anektod var. Halkımızı sorarsanız kendileri derin uykudalar tv başında küfretmenin ötesinde yapılan tek bir şey yok. Gençliğe Hitabe döneminden Bursa Nutku dönemine geçtik. Sevgi ve saygılarımla

  4. Bu açılım, Davut Bey’in kardeşi gibi başka şehitler verilmemesi, başka anaların ve kardeşlerin ağlamaması, öksüz ve yetim çocukların kalmaması içindir.

    Bu açılım, devletin DEMOKRATİK bir CUMHURİYET olabilmesi, farklılıkların bu ülkede özgürce ve dolayısıyla ŞİDDETE BAŞVURMAK GEREKMEDEN ifade edilebilmesi ve yaşayabilmesi içindir.

    Bu açılım, küresel krizle birlikte artık kaçınılmaz olarak yeniden İNŞAA edilen dünya düzeninde TÜRKİYE nin büyük bir aktör olarak yerini alması için yapılmış köklü bir değişimin bir GEREKLİLİĞİDİR.

    Bu açılım, kendini bir koza içine sokulmuş bir milletin, kozasından çıkıp çevresinde ki koca dünyaya entegre olmasının başlangıç aşamalarındandır.

    Bu açılım, silahlı mücadele ile 30 yıl boyunca halledilemeyen ve bu şekilde de halledilmesi mümkün olmayan terör olayının, asker tarafından da DESTEKLENDİĞİ gayet açık olan ve şimdiye kadar çoktan yapılması gereken ama kimsenin cesaret edemediği ayak bağından kurtuluşunun yoludur.

    Şehitlerimize her zaman müteşekkiriz. Her zaman duacıyız. Her daim kalbimizim müstesna bir yerinde olacaklardır. Devletimizin özellikle de gazi ve şehit ailelerine her daim bakması GEREKMEKTEDİR. Ancak, şu da bir gerçek ki, hayat devam ediyor ve deveran dönüyor. Biz eğer yarına bakamazsak, bu hayat döngüsüne ve değişimlere ayak uyduramazsak geride kalır ve bir devletimizi daha tarihe gömeriz.

    Şunu görmek gerekir ki, bu açılım, sadece bir başbakanın değil, DEVLETİN açılımıdır. Bu bir devlet projesidir. Bu devletimizin kurulan yeni düzende pozisyon alması ve kendine yer tutmasının uygulamalarından birisidir. Eğer bu pozisyonu alamaz ve yerimize sahip olamazsak birisi gelir ve bu yeri DOLDURUR. Tabiat boşluk kaldırmaz ve bir şekilde o boşluğu doldurur. Saygılarımla ….

  5. Yukarıdaki yazdıklarımla ilgili olarak bir yazıyı aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz.

    http://www.qtahya.com/forum/101696p1/turkiye-ile-ilgili-super-kehanet.html

  6. Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
    Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
    O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
    O benimdir, o benim milletimindir ancak.

    Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl!
    Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet bu celâl?
    Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl,
    Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!

    Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
    Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
    Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım;
    Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

    Garbın âfakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
    Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
    Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar.
    “Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?

    Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın!
    Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
    Doğacaktır sana vaadettiği günler Hakk’ın;
    Kimbilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

    Bastığın yerleri “toprak” diyerek geçme, tanı!
    Düşün, altında binlerce kefensiz yatanı!
    Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı;
    Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.

    Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
    Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
    Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüdâ,
    Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ.

    Rûhumun senden, ilâhi, şudur ancak emeli;
    Değmesin mabedimin göğsüne na-mahrem eli!
    Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli,
    Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

    O zaman vecd ile bin secde eder varsa taşım;
    Her cerihamdan, ilâhi, boşanıp kanlı yaşım,
    Fışkırır rûh-i mücerret gibi yerden nâşım;
    O zaman yükselerek arşa değer belki başım!

    Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl;
    Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl!
    Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl.
    Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
    Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl!

    Mehmet Akif Ersoy

  7. Uzun soluklu ve duygusal bir yazı olmuş, Gençliğe Hitabe’yi tüylerim diken diken okudum ama açılım konusunda ben bir karar varamadım. Hukuktan taviz verilmesi hoş değil tabi ki ama bu adım sorunların çözülmesinde, başka Hakan abilerin ölmemesi konusunda etkili olacaksa olsun diyorum.

    Ayrıca Davut’a yaklaşımından dolayı tebrik ediyorum Ahmet Abi seni.

    Selamlar…

  8. açılımı bende anlamış değilim. zaten u gidişle bu hükümetede yol verirrler gibime geliyor zira bizim aile ve çevremdeki herkes hükümetin değişmesi teröristlerinde en ağır şekilde cezalandırılması üzerine düşünüyor.

Yorum Yazın

Yorumunuzun yanında fotoğrafınız ya da avatarınız yayınlansın istiyorsanız, Gravatar sitesinde ucretsiz bir hesap acın. Aynı eposta adresini kullandığınız butun bloglarda fotoğrafınız yorumunuz yanında otomatik olarak yayınlanacaktır.